1. YAZARLAR

  2. Av. Çağdaş EKER

  3. Vaktin Bereketi Kalmadı Demişti Üstâd Sohbetinde...
Av. Çağdaş EKER

Av. Çağdaş EKER

Avukat
Yazarın Tüm Yazıları >

Vaktin Bereketi Kalmadı Demişti Üstâd Sohbetinde...

A+A-

Dillere pelesenk olmuş MİHRİBAN şiirinin şairi merhum Abdurrahim KARAKOÇ Üstâdın, Ankara Sincan’daki evinde misafiri olmuş, bir grup arkadaşımla birlikte sohbetinden istifade edebilen imtiyazlı kişiler arasına girmiştik...

Son devrin büyük halk şairlerinden olan Üstâd’ın, demli çay eşliğindeki sohbetinden istifade etmek şu dünyada her fâniye nasip olacak bir nimet değil... 

Merhum Osman Yüksel Serdengeçti ile olan anılarından, Ankara Hamamönündeki Osman Yüksel Serdengeçti’nin yazıhanesindeki tanışmasına, tanışmadan evvel Maraş’tan Osman Yüksel Serdengeçti’nin SERDENGEÇTİ mecmuasına gönderdiği şiir ve yazılara kadar nice anı anlattı...

Sohbetinde bulunan her insan gibi merakımızı mucip olan “MİHRİBAN” şiirinin hikâyesini de sorduk hâliyle... 

Bir avuç genç üniversite öğrencisi olarak misafir olduğumuz evinde, “Servisi biz yapalım” teklifimizi “Olmaz siz misafirsiniz” diyerek geri çevirmiş ve çay servisine yardım etmemize müsaade etmemişti. Eşinin yaptığı çay servisi eşliğinde sorduğumuz “MİHRİBAN” şiirinin hikâyesini de, öyle sanıyorum her soranda geçiştirdiği gibi yaptı. Misafiri kırmadan, eşini işaret ederek... Herkesin bir Mihribanı var dedi. Çoluk çocuğa karıştık. MİHRİBAN herkesin dedi…

Sohbetin bir yerinde söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı ve bu yazının da esas konuşunu teşkil etti. “Eskisi gibi vaktin bereketi de kalmadı” dedi Üstâd... “Sabah kalkıp sabah namazını kılıyorum. Köşe yazısını yazmaya koyuluyorum. Yazıyı bitir, gazeteye gönder (Gazetede köşe yazarlığı da yapmakta idi ve taşlama anlamında da üslubu sert idi rahmetlinin) bir bakmışsın öğlen olmuş. Yemek ye, öğle namazını kıl, bir şeyler oku-araştır derken bir bakmışsın akşam olmuş” demişti.

Merhum Abdurrahim Karakoç, rahmete ereli 8 yıl oldu. Bizim bu ziyaret ve sohbetimizin de 10 yıldan fazlası vardır zaman olarak. Bunu belirtmekteki amacım, Üstâdın “vaktin bereketi kalmadı” tespitinin geçip giden 10 senede daha fazla ortaya çıkmasıdır.

Sabah kalkıp koştur koştur işe gitmek, zamanla yarışır bir eda ile tefekkür etmekten alıkoyan bir iş yüküne boğulmak, iş yükünü eritmek için canhıraş bir mücadele vermek... Boşta kalan vakitleri; ödemeler, taksitler, gelir-gider dengesi, çoluk-çocuğun istikbali için kafa yorarak geçirmek düşünmemize fırsat vermeden önümüze koyulan ve mecburen bitirmemiz gereken etaplar...

Kimi zaman, sabah evden çıkarken gökyüzüne bakmadığımı, akşam eve dönerken de farkında olmadığımı fark ediyorum. Ve bunun üst üste günler boyunca sürdüğünü anlıyorum. O günün iş planı, hazırlanması gereken evraklar, pürüz çıkmış dosyaları düşünerek çıkıyorum evin kapısından... Bu “telâşe” ile ardı ardına gökyüzünün bile farkına varamadan günlerin geçip gittiğini görüyorum... Sanırım bu, günümüzün olağan iş yükü ve iş yoğunluğu...

BİR BAŞKA DEYİŞLE DÜNYA TELÂŞI... Bu devrin yaşayanlarının, bu çağda dünyaya gelenlerin kaderi bir anlamda...  Sabah ne zaman oluyor, gün nasıl bitiyor, gece nasıl geçiyor anlamak mümkün değil. Nefes alıp, bir ES verip biz ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz diye düşünecek zamanı dahi bırakmıyor bize... 

Şu salgın günlerinde üretim yavaşlamış, işler askıya alınmış, hayat durağanlaşmış ve kitaplıktaki kitapları elden geçirir iken; Üstâd’ın, Hasan’a Mektuplar Şiir Kitabından MİHRİBAN Şiirine, bu şiirden de 10 yıl kadar evvelki sohbetine yol aldım. Vaktin bereketine dair yapılan sohbeti ve aradan akıp giden 10 yılda neler değiştiği geldi aklıma... İNSANIN FÂNİ OLDUĞU... Üstâdın rahmete erdikten sonra vaktin bereketi ile ilgili anlattığı tespitlerinin hikmeti...

Vaktin bereketini alıp götüren asıl şeylerden birisi de öyle sanıyorum; işlerimiz gibi insanların da fabrikasyona dönmüş olması... Seri üretime geçmiş insan kitlelerinin nerede ise toplumun tamamıma tekabül etmesi...

Demem o ki, kuşaktan kuşağa, asırdan asıra aktarılan sanatkârlık, bir yerden sonra sanatçı olmaya nihaî olarak da ünlü olmaya evrildi. Çevremizde “hikmet sahibi” olarak bildiğimiz Üstâd Abdurrahim Karakoç, Dilâver Cebeci, Cemâl Safi ve ismini sayamayacağımız büyük şairleri birer birer bu dünyadan uğurlar iken fabrikasyona dönmüş sistem içerisinde yenilerini yetiştirememiş olmak... çok ilgisiz gibi görülen, büyük insanların sayısının azalması, vaktin de bereketini alıp götürüyor. Hikmet sahibi insanlar, kendileri ile birlikte bereketlerini de alıp götürüyorlar. Bizler de bu büyük insanların çoğundan bîhaber olarak, haberdâr olduklarımızın ise çok kıymetli olan eserlerinin bir çoğundan habersiz olarak hayatımızı sürdürüyoruz. Hayatımıza mânâ verecek, incelik ve derinlik verecek ederlerden mahrum olduğumuz gibi toplum olarak bu eserlerin silsile olarak devamı niteliğinde büyük insanlar çıkarmak hususunda da yeterince münbit olamıyoruz. 

Bu söylediğimi yalnız şairde/şiirde değil, binalarda da görmek mümkündür. Eskinin mimarî zerafet taşıyan eserleri karşısında, zerafetten ve mimarîden mahrum; çok bölmeli (fabrikasyon), çok kazançlı yapılar üretiyoruz. İncelik, zevk, mimarî derinlik para etmiyor ne de olsa...

Kendisi de dâr-ı bekâya irtihal eden TÜRKİYEM Şiirinin şairi merhum Dilâver CEBECİ, “Bozkırda Kalan Sancı” isimli şiirini;

Eyvah biz kaldık Efsele Sâfilinde

Ahsen-i takvim üzre, onlar geçip gittiler

(Biz sefillerin en sefili olarak kaldık, eyvah,

En güzel kıvamda yaratılmış olanlar geçip gittiler)

mısraları ile bitirmektedir. Üstâdın dediği gibi, kuşaklar değiştikçe daha fazla sefillerin sefili konumuna düşmekteyiz. Zevkten, incelikten, derinlikten, hayatın kendisinden mahrum insanlar olarak yaşayıp ölmemek için bu silsileyi devam ettirmek durumundayız. 

Yeni devrin çocukları, yeni devrin Abdurrahim Karakoçları’nın yazdığı yeni devrin MİHRİBAN’ları ile aşk hissini yaşamalılar. Lambada titreyen alev başka türlü üşümeli ve sanattan, derinlikten, mahrum kalmamalı... Bir büyük şairin kendisinden şiirler dinlemeli ve sohbetinden istifade etmeli...

Bâki selâm...

Avukat Çağdaş EKER

 

MİHRİBAN

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban! 

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban! 

 

Yâr deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lâmbamda titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban! 

 

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban!

 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!

 

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban!

 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor Mihriban!

 

Abdurrahim KARAKOÇ

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.